Kurtuluş Savaşı'na Giden Süreç ve Cephelerin Açılışı (1918-1920)
Kurtuluş Savaşı'na Giden Süreç ve Cephelerin Açılışı (1918-1920)
Kurtuluş Savaşı’na giden süreç, yalnızca bir ülkenin işgale uğramasıyla başlayan askerî bir direniş dönemi değildir. Bu süreç aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin siyasî meşruiyetini, idare gücünü ve bağımsız karar alma yeteneğini büyük ölçüde kaybettiği; buna karşılık millet iradesine dayalı yeni bir siyasî merkezin adım adım ortaya çıktığı tarihî bir dönüşüm evresidir. Bu nedenle 1918-1920 arasını sadece “hazırlık dönemi” diye geçmek eksik olur. Aslında bu dönem, Millî Mücadele’nin fikrî programının, teşkilat yapısının, siyasî hedeflerinin ve askerî dayanaklarının oluştuğu temel safhadır.
Bu dönemi doğru anlamak için olayları birbirinden kopuk başlıklar hâlinde değil, birbirini hazırlayan gelişmeler zinciri olarak görmek gerekir. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın uygulanış biçimi, işgallerin yayılması, azınlık faaliyetlerinin hızlanması, İstanbul Hükûmeti’nin teslimiyetçi tutumu, Anadolu’da yerel direniş örgütlerinin doğması, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, genelgeler ve kongreler, Misak-ı Millî’nin kabulü ve nihayet TBMM’nin açılması; hepsi aynı tarihî sürecin birbirine bağlı halkalarıdır.
I. Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı Devleti’nin İçinde Bulunduğu Durum
1918 sonbaharında Osmanlı Devleti, uzun yıllardır aralıksız süren savaşların yorgunluğunu taşıyordu. Trablusgarp, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı, devletin insan gücünü, ekonomik kaynaklarını ve idarî dayanıklılığını ciddi biçimde tüketmişti. Ordunun önemli bir kısmı yıpranmış, cephelerde geri çekilmeler başlamış, ikmal hatları bozulmuş, şehirlerde ve köylerde açlık, yoksulluk ve salgın hastalıklar yaygınlaşmıştı.
Savaşın son safhasında özellikle Suriye-Filistin Cephesi’nin çökmesi ve Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi Osmanlı Devleti için çok kritik bir gelişmeydi. Çünkü Bulgaristan’ın savaştan çıkmasıyla Osmanlı Devleti, Almanya ve müttefikleriyle kara bağlantısını kaybetti. Bu durum İstanbul’u savunmasız bıraktı ve Osmanlı Devleti’ni ateşkes istemek zorunda bıraktı.
Osmanlı Devleti savaş sonunda şu ağır tablo ile karşı karşıyaydı:
- Ordu yorgun ve dağınıktı.
- Mali yapı çökmüş durumdaydı.
- Üretim azalmış, halk büyük geçim sıkıntısı içine girmişti.
- Ulaşım ve haberleşme ağı zayıflamıştı.
- Azınlıklar ve dış güçler, devletin zayıflığını fırsata çevirmeye çalışıyordu.
- Merkezi yönetim ülke genelinde otoritesini aynı güçle sürdüremiyordu.
Bu koşullar altında Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladı.
Mondros Ateşkes Antlaşması ve Osmanlı Devleti’nin Savunmasız Bırakılması
Mondros Ateşkes Antlaşması, adı ateşkes olmakla birlikte içeriği bakımından Osmanlı Devleti’ni fiilen teslim alan bir belgedir. Çünkü bu antlaşma yalnızca savaşın durdurulmasını değil, Osmanlı Devleti’nin askerî ve stratejik bakımdan etkisiz hâle getirilmesini de öngörüyordu. Özellikle antlaşmanın 7. maddesi, İtilaf Devletleri’ne güvenliklerini tehdit eden bir durum gördüklerinde herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkı tanıyordu. Bu madde son derece ucu açık bir ifadeye sahipti ve ilerleyen dönemde hemen her işgal için bahane olarak kullanıldı.
Mondros’un Osmanlı Devleti açısından en ağır sonuçları şunlardı:
- Boğazlar İtilaf Devletleri’nin denetimine açıldı.
- Osmanlı ordusunun büyük kısmı terhis edildi.
- Silah, cephane ve askerî malzeme denetim altına alındı.
- Haberleşme ve ulaşım hatları İtilaf Devletleri’nin kontrolüne açık hâle geldi.
- Osmanlı Devleti, herhangi bir işgale karşı ciddi askerî direnç gösteremeyecek duruma getirildi.
Burada önemli olan nokta, işgallerin yalnızca askerî yenilginin doğal sonucu olmadığıdır. Mondros’un hükümleri Osmanlı Devleti’ni, kendi toprakları üzerinde güvenlik ve egemenlik sağlayamaz duruma düşürmüştür. Böylece işgal süreci hukuki bir kılıfa büründürülmüş oldu.
🟦 Not: Mondros Ateşkes Antlaşması, Kurtuluş Savaşı’nın doğrudan başlangıç zemini kabul edilir. Çünkü bu antlaşma Osmanlı Devleti’ni savunmasız bırakarak işgallerin önünü açmıştır.
Mondros’tan Sonra İşgallerin Yayılması ve Paylaşım Politikasının Açık Hâle Gelmesi
Ateşkes sonrasında İtilaf Devletleri çok kısa sürede Osmanlı topraklarını fiilen işgal etmeye başladılar. Bu işgaller bir güvenlik tedbirinden çok, savaş yıllarında yapılan gizli paylaşım antlaşmalarının uygulanması niteliğindeydi. İlk işgal edilen önemli bölgelerden biri Musul oldu. Ardından liman şehirleri, demiryolu hatları, boğazlar çevresi ve çeşitli stratejik merkezler İtilaf denetimine girdi.
Bu süreçte işgallerin dağılımı büyük devletlerin çıkarlarına göre şekilleniyordu:
- İngiltere, Musul ve çevresindeki petrol sahalarını, boğazları ve Orta Doğu bağlantılarını kontrol etmek istiyordu.
- Fransa, Suriye ile bağlantılı olarak Adana, Antep, Maraş ve Urfa gibi Güney Anadolu şehirlerinde etkili olmaya yöneldi.
- İtalya, Güneybatı Anadolu’ya, özellikle Antalya ve çevresine yerleşmeye çalıştı.
- Yunanistan ise Batı Anadolu’yu, özellikle İzmir ve çevresini ele geçirmek üzere desteklendi.
Bu tablo, Osmanlı Devleti’nin yalnızca yenilmiş bir devlet değil; aynı zamanda paylaşılması planlanan bir siyasi varlık hâline geldiğini açıkça ortaya koydu.
Azınlık Faaliyetleri ve İç Tehdit Boyutu
İşgaller sürerken Osmanlı Devleti’nin sadece dışarıdan değil, içeriden de baskı altında olduğu görülüyordu. Rum ve Ermeni cemiyetleri başta olmak üzere bazı azınlık örgütleri, İtilaf Devletleri’nin desteğiyle kendi millî hedeflerini gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Özellikle Pontus Rum Devleti ve Doğu Anadolu’da Ermeni devleti kurma fikirleri, Anadolu’nun parçalanma tehlikesini daha da artırdı. MEB/OGM materyallerinde de Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışındaki resmî görev çerçevesi anlatılırken Karadeniz’deki Pontus çeteleri ve bölgede bozulan asayiş özellikle vurgulanır. :contentReference[oaicite:1]{index=1}
Bu faaliyetlerin etkileri birkaç yönde hissedildi:
- İşgallerin meşrulaştırılması için “azınlıkları koruma” iddiası kullanıldı.
- Anadolu’nun bazı bölgelerinde demografik ve siyasî üstünlük kurma çabaları arttı.
- Yerel halk ile azınlık gruplar arasında gerginlik büyüdü.
- Osmanlı merkezi yönetimi bu gelişmeler karşısında etkisiz kaldı.
Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı’na giden süreç sadece yabancı orduların saldırısı ile değil, içeriden desteklenen ayrılıkçı faaliyetlerle de şekillenmiştir.
İstanbul Hükûmeti’nin Tutumu ve Güven Kaybı
Mondros sonrası dönemde resmî yönetim merkezi İstanbul’du. Ancak İstanbul Hükûmeti, gelişmeleri yönetebilecek bağımsız ve kararlı bir siyaset ortaya koyamadı. Bunun temel nedenleri arasında devletin askerî zayıflığı, saray çevresinin İtilaf Devletleri’ni kızdırmaktan çekinmesi ve bazı yönetici çevrelerin kurtuluşu büyük devletlerin himayesinde araması vardı.
İstanbul Hükûmeti’nin genel yaklaşımı şu şekilde özetlenebilir:
- Direnişten çok uzlaşmaya öncelik verildi.
- İşgallerin geçici olabileceği sanıldı.
- İngiltere başta olmak üzere bazı büyük devletlerin desteğiyle daha hafif şartlar elde edilebileceği düşünüldü.
- Anadolu’daki millî teşkilatlanma başlangıçta tehlikeli ve kontrol edilmesi gereken bir hareket olarak görüldü.
Bu tutum zamanla halkın ve Anadolu’daki direnişçi kadroların gözünde İstanbul Hükûmeti’nin meşruiyetini zayıflattı. Çünkü işgaller genişledikçe, teslimiyetçi siyaset ülkeyi korumaya yetmiyordu.
🟧 Uyarı: İstanbul Hükûmeti’nin temel açmazı, işgalleri diplomatik yumuşama ile durdurabileceğini düşünmesidir. Oysa İtilaf Devletleri’nin amacı Osmanlı Devleti’ni mümkün olduğunca etkisiz ve parçalanmış hâlde tutmaktı.
Yararlı ve Zararlı Cemiyetler: Toplumun Verdiği İlk Tepkiler
Mondros sonrası ortaya çıkan boşluk ortamında toplum farklı yönelimler gösterdi. Bir yanda Anadolu’nun savunulması için kurulan yararlı cemiyetler, diğer yanda işgalci güçlerle iş birliği yapan ya da manda-himaye çözümünü savunan yapılar ortaya çıktı.
Yararlı cemiyetlerin doğuşu
Yararlı cemiyetler, başlangıçta bulundukları bölgeleri savunmak amacıyla kuruldu. Bunlar yerel nitelikteydi ama ortak amaçları vatanın parçalanmasını önlemekti. İzmir Müdafaa-i Hukuk, Trakya-Paşaeli, Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk, Trabzon Muhafaza-i Hukuk ve Kilikyalılar gibi cemiyetler, bulundukları bölgelerde işgallere karşı kamuoyu oluşturuyor, halkı örgütlüyor ve bazen de silahlı direnişi destekliyordu.
Bu cemiyetlerin temel özellikleri şunlardı:
- Bölgesel savunma amacı taşımaları
- İşgallere karşı halkı bilinçlendirmeleri
- Millî egemenlik düşüncesine zemin hazırlamaları
- Basın, miting, telgraf ve siyasi baskı gibi araçları kullanmaları
Başlangıçta bu cemiyetler arasında tam bir birlik yoktu. Ancak ilerleyen süreçte bunların ortak merkez altında toplanması gerekecekti.
Zararlı cemiyetler
Zararlı cemiyetler ise üç genel grupta düşünülebilir:
- Azınlıkların bağımsızlık hedefi güden cemiyetleri
- Millî direnişi zayıflatan ya da işgalcilerle iş birliği yapan yapılar
- Kurtuluşu manda ve himayede arayan çevreler
Bu ayrım, Millî Mücadele’nin yalnız dış düşmana karşı değil; aynı zamanda yanlış çözüm arayışlarına karşı da verildiğini gösterir.
İzmir’in İşgali ve Millî Direnişin Toplumsallaşması
15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunun İzmir’e çıkarılması, Millî Mücadele açısından bir dönüm noktasıdır. İzmir işgali, Anadolu’nun paylaşılmasının açık ve görünür hâle geldiği andır. Halk, bu işgalin yalnız bir liman şehri kaybı olmadığını; Batı Anadolu’dan başlayarak ülkenin parçalanması sürecinin başladığını düşündü.
İzmir’in işgalinin sonuçları çok kapsamlıdır:
- Anadolu’nun birçok yerinde protesto mitingleri düzenlendi.
- Müdafaa-i Hukuk düşüncesi güç kazandı.
- Silahlı yerel direniş birlikleri ortaya çıkmaya başladı.
- İstanbul Hükûmeti’ne olan güven daha da sarsıldı.
- Millî Mücadele, geniş halk kitlelerinin duygusal ve siyasî desteğini kazandı.
Hasan Tahsin’in ilk kurşunu sembolik olarak işgale karşı millî direnişin ilk silahlı çıkışı kabul edilir. Ancak asıl önemli olan, İzmir’in işgalinin bütün Anadolu’da “artık bekleme dönemi bitti” duygusunu yaratmasıdır.
Mustafa Kemal’in Samsun’a Gönderilmesi ve Tarihî Fırsatın Doğuşu
Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gönderildi. Resmî görev tanımı, Karadeniz bölgesindeki asayişi sağlamak, silahları toplamak ve dağılan birlikleri denetlemekti. OGM materyalinde de Mustafa Kemal’in askerî görevinin 9. Ordu Müfettişliği olduğu; idari görevinin Pontus Rum çeteleri ile yerel milisler arasındaki uyuşmazlığı gidermek ve hukukî görev çerçevesinde teftişte bulunmak olduğu açıkça verilir. Aynı materyalde Mustafa Kemal’in 22 Mayıs 1919 tarihli raporunda İzmir işgalinin haksız olduğunu ve asayiş sorunlarının Rum emellerinden kaynaklandığını bildirdiği belirtilir. :contentReference[oaicite:2]{index=2}
Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışını tarihî yapan şey, bu resmî görevi millet adına bir direniş örgütlenmesine dönüştürmesidir. Mustafa Kemal kısa sürede şu sonuca vardı:
- Sorunun kaynağı halkın direnişi değil, işgaller ve merkezi yönetimin aczidir.
- Kurtuluş, İstanbul’dan gelecek bir emirle değil, milletin kendi iradesiyle mümkündür.
- Önce halk bilinçlendirilmeli, sonra teşkilatlanmalı, ardından ortak bir siyasî hedef etrafında birleştirilmelidir.
Bu nedenle 19 Mayıs 1919, sadece bir çıkış tarihi değil; Kurtuluş Savaşı’nın liderlik, yön ve program kazanmaya başladığı tarihtir.
Havza Genelgesi: İlk Millî Tepki Çağrısı
Mustafa Kemal Samsun’dan sonra Havza’ya geçti ve burada yayımladığı genelge ile işgallere karşı ülke çapında tepki gösterilmesini istedi. Havza Genelgesi’nde mitingler düzenlenmesi, protesto telgrafları çekilmesi ve millî duyarlılığın yükseltilmesi amaçlanıyordu. OGM materyaline göre bu genelge ile işgallerin protesto edilmesi için mitingler yapılması, İtilaf temsilciliklerine uyarı telgrafları gönderilmesi ve Hristiyan azınlığa karşı saldırı yapılmaması istenmiştir. :contentReference[oaicite:3]{index=3}
Havza Genelgesi’nin önemi şunlardır:
- Anadolu halkına yönelik ilk örgütlü siyasî çağrıdır.
- Millî direnişin psikolojik başlangıcıdır.
- İşgallere karşı sessiz kalınmaması gerektiğini ortaya koyar.
- Henüz tam bir program belgesi olmasa da tepkinin ülke çapında yayılması için ilk adımı oluşturur.
Bu genelge, İngilizlerin ve İstanbul Hükûmeti’nin Mustafa Kemal’den rahatsız olmasına yol açtı. Böylece Mustafa Kemal’in sıradan bir müfettiş gibi davranmadığı anlaşıldı.
Amasya Genelgesi: Gerekçe, Amaç ve Yöntemin İlanı
22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi, Kurtuluş Savaşı’nın gerçek program belgesidir. OGM materyalinde açık biçimde Amasya Genelgesi’nin 1. ve 2. maddelerinde Kurtuluş Savaşı’nın gerekçesinin, 3. ve 4. maddelerinde amaçlarının, 5, 6 ve 7. maddelerinde ise yönteminin belirlendiği ifade edilir. Aynı kaynakta belgenin milletin kendi kurtuluş kararını ilk kez ortaya koyduğu, millî egemenlikten söz ettiği ve ileride kurulacak devletin niteliğine işaret ettiği belirtilir. :contentReference[oaicite:4]{index=4}
Amasya Genelgesi’nin ana kararları şu temeller üzerine kurulmuştur:
- Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir.
- İstanbul Hükûmeti üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir.
- Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
- Anadolu’nun güvenli bir yerinde millî bir kongre toplanacaktır.
Amasya’nın tarihî önemi çok büyüktür. Çünkü burada ilk kez:
- Sorun açık şekilde teşhis edilmiştir.
- İstanbul Hükûmeti’nin yetersizliği ilan edilmiştir.
- Millî egemenlik ilkesi dile getirilmiştir.
- Kurtuluşun milletin iradesine dayandığı belirtilmiştir.
- Teşkilatlanma yöntemi ortaya konmuştur.
🟦 Not: Amasya Genelgesi’nin en önemli özelliği, Millî Mücadele’nin gerekçesini, amacını ve yöntemini birlikte ortaya koymasıdır.
Mustafa Kemal’in Resmî Görevden Ayrılması ve Mücadelenin Millî Meşruiyet Kazanması
Amasya’dan sonra İstanbul Hükûmeti Mustafa Kemal’i geri çağırdı. Mustafa Kemal bu çağrıya uymadı ve 7-8 Temmuz 1919’da askerlik görevinden istifa etti. OGM materyalindeki değerlendirme testlerinde de bu istifanın Amasya Genelgesi sonrasında ve Erzurum Kongresi öncesinde gerçekleştiği vurgulanır. :contentReference[oaicite:5]{index=5}
Bu gelişme çok önemlidir. Çünkü artık Mustafa Kemal’in mücadelesi resmî makam ve unvana değil, milletin güvenine ve oluşturulacak millî teşkilata dayanmaktadır. Bu durum, Millî Mücadele’nin meşruiyet kaynağını da değiştirdi. Artık mücadele, padişah adına değil; doğrudan doğruya milletin varlığı ve bağımsızlığı adına yürütülüyordu.
Erzurum Kongresi: Bölgesel Toplantıdan Millî Kararlara
23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan Erzurum Kongresi, şekil olarak bölgesel ama içerik olarak millî nitelik taşıyan bir kongredir. OGM materyalinde de bu kongrenin, Doğu Anadolu’da Ermeni devleti ve Doğu Karadeniz’de Pontus devleti kurulması planlarını engellemek amacıyla toplandığı belirtilir. :contentReference[oaicite:6]{index=6}
Erzurum Kongresi’nin en önemli kararları şunlardır:
- Millî sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz.
- Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet birlikte direnecektir.
- İstanbul Hükûmeti görevini yapamazsa geçici bir hükümet kurulacaktır.
- Kuva-yı Milliye’yi etkin, millî iradeyi hâkim kılmak esastır.
- Manda ve himaye kabul olunamaz.
- Mebusan Meclisi bir an önce toplanmalıdır.
Bu kararların tarihî anlamı büyüktür. Çünkü Erzurum Kongresi ile:
- Bölgesel savunma anlayışı aşılmıştır.
- Ulusal bağımsızlık açık hedef hâline gelmiştir.
- Millî egemenliğe dayalı yeni bir yönetim fikri güçlenmiştir.
- Temsil Heyeti kurularak mücadeleye siyasî bir yürütme organı kazandırılmıştır.
Erzurum Kongresi, millî teşkilatlanmanın düşünsel omurgasını kurmuştur.
Sivas Kongresi: Millî Birliğin Sağlanması
4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi, Millî Mücadele’nin ülke çapında tek merkezden yönetilmesi sürecini tamamlamıştır. Amasya’da öngörülen millî kongre düşüncesi burada hayata geçirilmiş, bütün yararlı cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir.
Sivas Kongresi’nin tarihî önemi şu noktalarda toplanır:
- Direniş bölgesellikten çıkıp millî bir karakter kazanmıştır.
- Temsil Heyeti ülke genelini temsil eden bir yapıya dönüşmüştür.
- Manda ve himaye fikri kesin biçimde reddedilmiştir.
- Millî Mücadele’nin tek merkezden sevk ve idaresi sağlanmıştır.
- Basın yoluyla kamuoyu oluşturma daha planlı hâle getirilmiştir.
Sivas’tan sonra Anadolu’daki direniş artık dağınık değil, siyasî hedefi, teşkilatı ve temsil organı olan bir millî harekete dönüşmüştür.
🟧 Uyarı: Sivas Kongresi’nin önemi sadece bir toplantı olması değildir. Asıl önemi, yerel direniş unsurlarını tek çatı altında birleştirerek Millî Mücadele’yi ülke çapında siyasî bir harekete dönüştürmesidir.
Temsil Heyeti ve Millî Mücadele’nin Fiilî Hükûmet Gibi Çalışması
Erzurum’da kurulan, Sivas’ta genişletilen Temsil Heyeti, TBMM açılıncaya kadar Millî Mücadele’nin en önemli yürütme organı oldu. Bu heyet:
- Anadolu’daki direnişi yönlendirdi.
- Valiler ve komutanlarla temas kurdu.
- İstanbul Hükûmeti ile görüşmeler yürüttü.
- Kongre kararlarını uyguladı.
- Millî Mücadele’nin fiilî siyasî merkezi hâline geldi.
Bu durum, henüz resmî bir devlet kurulmamış olsa da Ankara merkezli yeni bir siyasal iradenin doğmakta olduğunu gösteriyordu.
Amasya Görüşmeleri ve Millî Hareketin Siyasî Meşruiyet Kazanması
Sivas Kongresi sonrasında Damat Ferit Hükûmeti düştü ve daha ılımlı bir hükûmet kuruldu. Temsil Heyeti ile İstanbul Hükûmeti arasında yapılan Amasya Görüşmeleri, millî hareketin resmî düzeyde muhatap alınması bakımından önemlidir. Her ne kadar tam bir uzlaşma sağlanmamış olsa da, İstanbul Hükûmeti Anadolu’daki hareketin yok sayılabilecek bir güç olmadığını kabul etmek zorunda kaldı.
Bu aşamadan sonra Temsil Heyeti’nin meşruiyeti sadece halk desteğine değil, siyasî muhataplık düzeyine de taşınmış oldu.
Ankara’nın Merkez Seçilmesi
Temsil Heyeti, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldi. Ankara’nın merkez seçilmesinin askerî ve siyasî nedenleri vardı:
- Anadolu’nun ortasında bulunması
- Demiryolu bağlantısına sahip olması
- Batı Anadolu’daki gelişmeleri yakından takip etmeye elverişli olması
- İstanbul’a göre daha güvenli bir ortam sunması
- Cephelere ve vilayetlere ulaşım açısından uygun konumda olması
Ankara’nın merkez hâline gelmesi, Millî Mücadele’nin bundan sonra daha kurumsal ve düzenli yürütüleceğini gösterdi.
Son Osmanlı Mebusan Meclisi ve Misak-ı Millî
Amasya Görüşmeleri doğrultusunda seçimler yapıldı ve son Osmanlı Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920’de toplandı. MEB kronolojisinde de 12 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan’ın toplandığı, 28 Ocak 1920’de Misak-ı Millî’nin kabul edildiği açıkça verilir. OGM materyallerinde de Misak-ı Millî kararlarının son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde kabul edildiği açıkça belirtilir. :contentReference[oaicite:7]{index=7}
Misak-ı Millî’nin temel önemi şudur:
- Millî sınırlar düşüncesi resmî belgeye dönüşmüştür.
- Vatanın parçalanamayacağı ilan edilmiştir.
- Tam bağımsızlık ilkesi esas alınmıştır.
- Siyasi, adlî ve mali gelişmeyi engelleyen sınırlamalara karşı çıkılmıştır.
OGM materyalinde yer alan değerlendirme sorularında da Misak-ı Millî’de siyasi, adlî ve mali gelişmeyi engelleyecek sınırlamaların reddedilmesinin kapitülasyonlara karşı çıkmak anlamına geldiği açıkça vurgulanır. :contentReference[oaicite:8]{index=8}
Misak-ı Millî ile Millî Mücadele’nin hedefleri artık yalnız kongre kararlarında değil, son Osmanlı parlamentosunun iradesinde de yer almış oldu.
🟦 Not: Misak-ı Millî, Millî Mücadele’nin diplomatik ve siyasî hedeflerini belirleyen temel metindir. Daha sonra verilecek askerî ve diplomatik mücadele büyük ölçüde bu esaslara dayanacaktır.
İstanbul’un Resmen İşgali ve Osmanlı Merkezinin Çöküşü
İtilaf Devletleri, Misak-ı Millî’nin kabulünü kendi paylaşım planlarına karşı açık bir meydan okuma olarak gördü. Bunun üzerine 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal ettiler. Meclis dağıtıldı, bazı milletvekilleri ve aydınlar tutuklandı, devlet daireleri baskı altına alındı.
Bu gelişmenin sonuçları çok derindir:
- Osmanlı Mebusan Meclisi işlevsiz hâle geldi.
- İstanbul artık millî iradenin temsil edilebileceği bir merkez olmaktan çıktı.
- Anadolu’da yeni bir meclis açılması zorunlu hâle geldi.
- Millî Mücadele, İstanbul’dan tamamen bağımsız bir çizgiye geçti.
OGM materyalinde de İstanbul’un resmî işgali ve Mebusan Meclisi’nin dağıtılmasının, Mondros’la fiilen yıkılan Osmanlı Devleti’nin sona yaklaştığını gösterdiği; bunun üzerine Mustafa Kemal’in Anadolu’da millî egemenliğe dayalı bir meclis kurmak için çalışmalara başladığı belirtilir. :contentReference[oaicite:9]{index=9}
TBMM’nin Açılması ve Yeni Siyasî İradenin Kurulması
İstanbul’un işgali sonrasında Mustafa Kemal 19 Mart 1920’de yayımladığı genelge ile Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin toplanacağını bildirdi. OGM materyalinde de bu genelgeyle seçimlerin yapılmasının istendiği ve İstanbul’daki tutuklamalardan kurtulan milletvekillerinin de Ankara’ya katılabileceğinin duyurulduğu yazılıdır. Ardından 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. :contentReference[oaicite:10]{index=10}
TBMM’nin açılmasının tarihî anlamı çok büyüktür:
- Millî egemenlik fiilen kurumsallaştı.
- Yasama ve yürütme yetkisi mecliste toplandı.
- İstanbul Hükûmeti’nden bağımsız yeni bir devlet merkezi oluştu.
- Kurtuluş Savaşı’nın siyasî ve askerî sevk merkezi Ankara oldu.
- Millet iradesi, hanedan iradesinin önüne geçti.
TBMM, sadece bir savaş meclisi değil; aynı zamanda yeni Türk devletinin kurucu organı olarak ortaya çıktı.
🟧 Uyarı: 23 Nisan 1920, yalnızca meclisin açılışı değil; egemenliğin kaynağının millet olarak tanımlandığı yeni bir devlet anlayışının başlangıcıdır.
Cephelerin Açılışına Giden Askerî Şartlar
TBMM açılıncaya kadar Anadolu’daki direniş daha çok Kuva-yı Milliye anlayışıyla yürütülüyordu. Ancak işgallerin coğrafi yayılımı, farklı cephelerin oluşmasına yol açtı. Burada cephelerin “bir planla bir anda açılması” değil, işgallerin farklı bölgelerde yarattığı tehdide göre aşamalı biçimde ortaya çıkması söz konusudur.
Batı’da cepheleşmenin temeli
İzmir’in işgali ve Yunan ilerleyişi Batı Anadolu’da silahlı direnişi zorunlu kıldı. İlk aşamada düzensiz yerel kuvvetler devreye girdi. Bu direnişler Yunan ordusunu durdurmakta tam başarılı olmasa da zaman kazandırdı ve halkın mücadele azmini canlı tuttu.
Güney’de cepheleşmenin temeli
Fransız işgali ve özellikle Maraş, Urfa, Antep çevresindeki gelişmeler halk direnişini doğurdu. Burada mücadele daha çok yerel savunma, şehir direnişi ve halkın fedakârlığı ile şekillendi.
Doğu’da cepheleşmenin temeli
Doğu Anadolu’da Ermeni devleti kurulması düşüncesi ve Kafkasya bağlantılı güvenlik sorunları, doğu bölgesinde askerî hazırlığı zorunlu kıldı. Bu alanda özellikle Erzurum Kongresi kararları ve bölgesel savunma fikri belirleyici oldu.
Dolayısıyla 1918-1920 dönemi, cephelerin tam anlamıyla sonuçlandığı değil; hangi bölgede hangi tehdit nedeniyle mücadele verileceğinin kesinleştiği dönemdir.
Konunun Özünü Toparlayalım
1918-1920 arası süreç, Kurtuluş Savaşı’nın hazırlık dönemi olmanın çok ötesinde, yeni Türk devletinin siyasî ve toplumsal temelinin atıldığı dönemdir. Mondros Ateşkes Antlaşması Osmanlı Devleti’ni savunmasız bıraktı; işgaller hızla yayıldı; İstanbul Hükûmeti bu süreci yönetemedi; Anadolu’da yararlı cemiyetler kuruldu; İzmir’in işgali halk direnişini kitleselleştirdi; Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla bu dağınık tepki örgütlü bir harekete dönüşmeye başladı.
Havza ile ilk toplumsal tepki çağrısı yapıldı, Amasya ile mücadelenin gerekçe-amaç-yöntemi açıklandı, Erzurum ve Sivas kongreleri ile millî teşkilat kuruldu, Temsil Heyeti oluştu, Misak-ı Millî ile hedefler netleşti, İstanbul’un işgaliyle Ankara merkezli yeni meclis zorunlu hâle geldi ve 23 Nisan 1920’de TBMM açılarak Millî Mücadele kurumsal bir devlet hareketine dönüştü.
Kronoloji
- 30 Ekim 1918 – Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı.
- Kasım 1918 – İtilaf Devletleri işgalleri genişletmeye başladı.
- 13 Kasım 1918 – İtilaf donanması İstanbul’a geldi.
- 15 Mayıs 1919 – İzmir Yunanistan tarafından işgal edildi.
- 19 Mayıs 1919 – Mustafa Kemal Samsun’a çıktı.
- 22 Mayıs 1919 – Mustafa Kemal bölgedeki durumla ilgili raporunu İstanbul’a gönderdi.
- 28 Mayıs 1919 – Havza Genelgesi yayımlandı.
- 22 Haziran 1919 – Amasya Genelgesi ilan edildi.
- 7-8 Temmuz 1919 – Mustafa Kemal askerlik görevinden istifa etti.
- 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 – Erzurum Kongresi toplandı.
- 4-11 Eylül 1919 – Sivas Kongresi yapıldı.
- 20-22 Ekim 1919 – Amasya Görüşmeleri gerçekleştirildi.
- 27 Aralık 1919 – Temsil Heyeti Ankara’ya geldi.
- 12 Ocak 1920 – Son Osmanlı Mebusan Meclisi toplandı.
- 28 Ocak 1920 – Misak-ı Millî kabul edildi.
- 17 Şubat 1920 – Misak-ı Millî kamuoyuna ilan edildi.
- 16 Mart 1920 – İstanbul resmen işgal edildi.
- 19 Mart 1920 – Ankara’da meclis için seçim genelgesi yayımlandı.
- 23 Nisan 1920 – Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı.
Bu Konuyu Ne Kadar Öğrendin?
Konuyu okuduysan şimdi 5 soruluk mini testle kendini dene.
