Dağılma Sürecinde Osmanlı Dış Politikası ve Savaşlar (1800-1922)
Dağılma Sürecinde Osmanlı Dış Politikası ve Savaşlar (1800-1922)
XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın ilk çeyreği, Osmanlı Devleti’nin dış politikada en yoğun baskı altında kaldığı dönemdir. Bu süreçte Osmanlı Devleti artık sadece sınırlarını savunan bir imparatorluk değildir; aynı zamanda büyük devletlerin hesaplarına konu olan, iç meseleleri dış müdahalelere açık hâle gelen ve her askerî krizden sonra diplomatik taviz vermek zorunda kalan bir devlet görünümüne bürünmüştür. Bu yüzden 1800-1922 arasındaki Osmanlı dış politikasını yalnızca savaşlar sıralaması şeklinde ele almak eksik olur. Asıl önemli olan, bu savaşların hangi uluslararası denklem içinde ortaya çıktığını, hangi büyük güçlerin ne amaç taşıdığını ve Osmanlı Devleti’nin bu baskılar karşısında nasıl bir siyaset geliştirdiğini kavramaktır.
Bu dönemin genel karakteri üç ana başlık altında toplanabilir. Birincisi, Avrupa’daki güç dengesi değişmiş ve Osmanlı Devleti bu dengenin merkezî unsurlarından biri hâline gelmiştir. İkincisi, Fransız İhtilali sonrasında yayılan milliyetçilik akımı, Osmanlı’nın çok uluslu yapısını çözmeye başlamıştır. Üçüncüsü ise Osmanlı Devleti, askerî bakımdan tek başına üstünlük kuramadığı için dış politikada denge siyasetini temel yöntem hâline getirmiştir. Ancak bu siyaset, devleti kalıcı biçimde kurtarmaktan çok dağılmayı geciktiren bir araç olmuştur.
XIX. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Karşı Karşıya Kaldığı Yeni Uluslararası Ortam
XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’da yalnızca sınırlar değil, siyaset anlayışı da değişti. Fransız İhtilali ile birlikte milliyetçilik, özgürlük, eşitlik ve ulus egemenliği gibi kavramlar güç kazandı. Aynı dönemde Sanayi İnkılabı sayesinde Avrupa devletleri ekonomik ve askerî bakımdan Osmanlı Devleti’nin önüne geçti. Üretim kapasitesini artıran, ulaşım ve haberleşme imkânlarını geliştiren Avrupa devletleri, sömürgecilik faaliyetlerini yaygınlaştırırken aynı zamanda dünya siyasetinde daha saldırgan bir çizgi izlemeye başladılar.
Osmanlı Devleti ise bu dönemde:
- Askerî bakımdan Avrupa’nın gerisinde kalmıştı.
- Mali yapısı zayıflamıştı.
- Merkezî otoritesi taşrada aynı güçte işlemiyordu.
- Çok uluslu yapısı milliyetçilik akımından doğrudan etkileniyordu.
- Büyük devletlerin baskısına karşı tek başına direnmekte zorlanıyordu.
İşte bu şartlar altında Osmanlı dış politikasının temel amacı, artık yeni fetihler gerçekleştirmek değil; devletin toprak bütünlüğünü ve siyasi varlığını mümkün olduğunca koruyabilmek oldu.
🟦 Not: XIX. yüzyılda Osmanlı dış politikasının ana hedefi “genişlemek” değil, “ayakta kalmak”tır. Bu değişim, dönemin tüm savaş ve antlaşmalarını anlamada temel noktadır.
Şark Meselesi: Osmanlı Devleti’nin Avrupa Diplomasisinin Konusu Hâline Gelmesi
Osmanlı Devleti’nin dağılma süreci, Avrupa diplomasisinde “Şark Meselesi” olarak adlandırılmıştır. Şark Meselesi, en genel anlamıyla Osmanlı Devleti zayıfladıkça onun topraklarının ve mirasının nasıl paylaşılacağı sorunudur. Ancak bu kavramı yalnızca “Osmanlı’yı parçalama planı” diye anlamak da eksik olur. Çünkü büyük devletlerin hepsi her zaman Osmanlı’nın hemen yıkılmasını istememiştir. Bazen Osmanlı’yı yaşatmak, bazen zayıflatmak, bazen de parçalamak onlar için daha uygun olmuştur. Yani mesele, Osmanlı’nın kaderinden çok Avrupa devletlerinin çıkarlarıyla ilgilidir.
Örneğin:
- Rusya, Osmanlı topraklarında özellikle Balkanlar ve Boğazlar üzerinde nüfuz kurmak istiyordu.
- İngiltere, Hindistan yolunun güvenliği için Osmanlı Devleti’nin tamamen çökmesini her zaman istemedi.
- Fransa, Akdeniz ve Kuzey Afrika’daki çıkarlarını büyütmeye çalıştı.
- Avusturya, Balkanlar’da Rusya ile rekabet ederken Osmanlı’nın bu bölgelerdeki zayıflığından yararlanmak istiyordu.
- Almanya ise XIX. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti üzerinde askerî ve ekonomik nüfuz kurmaya yöneldi.
Bu tablo gösteriyor ki Osmanlı Devleti artık kendi başına hareket eden güçlü bir imparatorluk olmaktan çıkmış, Avrupa diplomasisinin sürekli tartışılan başlıklarından biri hâline gelmiştir.
1815 Viyana Kongresi ve Avrupa Denge Sisteminin Osmanlı’ya Yansıması
Napolyon Savaşları sonrasında 1815’te toplanan Viyana Kongresi, Avrupa’da yeni bir denge düzeni kurmayı amaçladı. Bu kongre ile büyük devletler, kıta Avrupa’sında devrimci hareketleri bastırmayı, monarşik düzeni korumayı ve güç dengesi üzerinden istikrar sağlamayı hedeflediler. Osmanlı Devleti bu kongrenin doğrudan katılımcısı değildi; fakat kongre sonrasında kurulan Avrupa düzeni Osmanlı’yı derinden etkiledi.
Çünkü bu yeni düzende:
- Osmanlı Devleti’nin iç meseleleri, Avrupa devletlerinin ortak diplomasi konusu hâline gelmeye başladı.
- Milliyetçilik hareketleri, gerektiğinde desteklenen veya bastırılan bir araç olarak kullanılmaya başlandı.
- Osmanlı Devleti’ndeki herhangi bir isyan veya kriz, artık bölgesel olmaktan çıkıp uluslararası meseleye dönüşebiliyordu.
Böylece Osmanlı Devleti’nin egemenlik alanı daralmaya başladı. Artık bir eyalette çıkan isyan yalnızca merkezî idarenin sorunu değil, büyük devletlerin müdahale gerekçesi oluyordu.
Osmanlı Dış Politikasında Denge Siyaseti
Osmanlı Devleti XIX. yüzyılda büyük güçlerin hiçbiriyle tek başına uzun süre mücadele edecek askerî kapasiteye sahip değildi. Bu nedenle izlediği temel yol, denge siyaseti oldu. Denge siyaseti, bir büyük devlete karşı diğer büyük devletlerin desteğini alarak ayakta kalma stratejisidir.
Bu siyasetin uygulanış biçimi şöyleydi:
- Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa’ya yaklaşmak
- Fransa’nın Akdeniz’deki baskısına karşı İngiltere ile temas kurmak
- Avusturya ve Rusya arasında Balkanlar konusunda denge aramak
- XIX. yüzyılın sonlarında İngiltere ve Fransa ile sorunlar arttığında Almanya’ya yönelmek
Bu yöntem kısa vadede bazı sonuçlar verdi. Örneğin Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti İngiltere ve Fransa’yı yanına alarak Rusya karşısında yalnız kalmadı. Ancak uzun vadede bu politika Osmanlı’yı güçlü bir devlet yapmadı; tam tersine büyük devletler arasında destek arayan bağımlı bir aktöre dönüştürdü.
🟧 Uyarı: Denge siyaseti, Osmanlı Devleti’nin aktif güç sahibi olduğunu değil, zayıfladığı için büyük güçler arasındaki çatışmadan yararlanmak zorunda kaldığını gösterir.
Sırp İsyanı (1804) ve Milliyetçilik Sorununun Başlaması
XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’ni içten sarsan ilk büyük gelişmelerden biri Sırp İsyanı’dır. 1804’te başlayan bu isyanın ortaya çıkmasında yalnızca milliyetçilik etkili değildir. Yerel yöneticilerin baskısı, merkezî otoritenin zayıflaması, ayanların güçlenmesi ve Rusya’nın Slav-Ortodoks topluluklar üzerinde etkili olmaya çalışması da önemli rol oynamıştır.
Sırp İsyanı’nın önemi şuradadır:
- Osmanlı Devleti’nde milliyetçilik temelli ilk büyük ayaklanmalardan biridir.
- Avrupa devletlerinin Balkan toplulukları üzerindeki etkisini artırmıştır.
- Osmanlı Devleti’nin iç işlerinin dış politika meselesine dönüşmeye başladığını göstermiştir.
- Sonraki Balkan ayaklanmaları için örnek oluşturmuştur.
Bu isyan sonucunda Sırplar zamanla özerkliğe yaklaşan haklar elde etti. Böylece imparatorluk içindeki unsurların, silahlı mücadele ve dış destek yoluyla siyasi kazanım elde edebileceği fikri güçlenmiş oldu.
1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı ve Bükreş Antlaşması
Osmanlı-Rus rekabeti XIX. yüzyılda çok daha kritik hâle geldi. Rusya’nın temel amacı, Karadeniz ve Balkanlar üzerinden güneye inmek, Boğazlar üzerinde baskı kurmak ve Osmanlı ülkesindeki Ortodoks topluluklar üzerinde nüfuz elde etmekti. 1806-1812 savaşı bu mücadelenin erken örneklerinden biridir.
Savaş sonunda imzalanan Bükreş Antlaşması ile:
- Rusya bazı isteklerine ulaşırken,
- Sırplara yeni haklar tanınması Osmanlı’nın Balkanlar’daki çözülmesini hızlandırdı.
Bu antlaşma, Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında sürekli askerî kayıp yaşamasından daha önemli bir sonucu ortaya koydu: Rusya artık yalnızca kuzey sınırının rakibi değil, Balkan siyasetinin doğrudan belirleyicisi olmaya başlamıştı.
Yunan İsyanı (1821) ve Uluslararasılaşan İlk Büyük Kriz
1821’de başlayan Yunan İsyanı, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecindeki en önemli kırılmalardan biridir. Çünkü bu isyan, Avrupa kamuoyunun, büyük devlet diplomasisinin ve milliyetçilik akımının aynı mesele etrafında birleştiği ilk büyük örneklerden biridir.
Yunan İsyanı’nın arka planında şunlar vardır:
- Fransız İhtilali’nin yaydığı milliyetçilik düşüncesi
- Eski Yunan medeniyetine duyulan Avrupa merkezli romantik hayranlık
- Ortodoks bağları nedeniyle Rusya’nın ilgisi
- Avrupa devletlerinin Osmanlı’yı zayıflatma fırsatı görmesi
- Etnik kimliğe dayalı bağımsız devlet kurma fikrinin güçlenmesi
Osmanlı Devleti isyanı bastırmakta zorlanınca Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan yardım istedi. Mısır donanması ve ordusunun katkısıyla isyan bastırılmaya yaklaşmıştı; fakat bu durum İngiltere, Fransa ve Rusya’yı harekete geçirdi. Çünkü bu devletler, Yunan meselesinde kendi çıkarlarına uygun bir çözüm istiyordu.
Navarin Baskını (1827)
İngiltere, Fransa ve Rusya’ya ait birleşik donanma, Osmanlı-Mısır donanmasını Navarin’de yaktı. Bu olayın önemi çok büyüktür:
- Osmanlı donanması büyük darbe aldı.
- Avrupa devletleri açık biçimde isyancıların lehine müdahil oldu.
- Osmanlı Devleti, tek başına iç isyanlarını bastıramayacak kadar zor durumda kaldığını gördü.
- Mısır meselesinin de ileride büyük bir sorun olacağının işaretleri ortaya çıktı.
1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması
Navarin sonrasında Rusya Osmanlı’ya savaş açtı. Osmanlı Devleti bu savaşı kaybetti ve Edirne Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşma ile:
- Yunanistan’ın bağımsızlığının yolu açıldı.
- Eflak, Boğdan ve Sırbistan konusunda Osmanlı daha fazla taviz verdi.
- Rusya Balkanlar ve Boğazlar üzerinde baskı gücünü artırdı.
Yunanistan’ın bağımsız olması, Osmanlı tarihinde çok önemli bir eşiği temsil eder. Çünkü bu gelişme, Balkanlar’da Osmanlı’dan kopan ilk bağımsız ulus devletin ortaya çıkması anlamına gelir. Böylece milliyetçilik hareketleri için yeni bir örnek doğmuş oldu.
🟦 Not: Yunan İsyanı’nın önemi yalnızca bir eyaletin kaybı değildir. Asıl önemli olan, Osmanlı topraklarındaki bir iç meselenin Avrupa’nın ortak müdahalesiyle çözüme zorlanmasıdır.
Mısır Meselesi ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı
Osmanlı Devleti’ni dış politikada en çok zorlayan meselelerden biri de Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa olmuştur. Kavalalı, Osmanlı’ya bağlı bir vali olmasına rağmen kurduğu güçlü ordu, mali kaynakları ve reformları sayesinde yarı bağımsız bir güç hâline geldi. Yunan İsyanı sırasında Osmanlı’ya yardım etmiş, karşılığında Mora ve Girit gibi yerleri istemişti. İstekleri tam karşılanmayınca merkezle ilişkileri bozuldu.
Mısır Meselesinin Önemi
Bu mesele yalnızca bir valinin isyanı değildir. Daha derin sonuçları vardır:
- Osmanlı merkezî otoritesinin ne kadar zayıfladığını gösterdi.
- Osmanlı ordusunun, kendi valisi karşısında bile yeterince başarılı olmadığını ortaya koydu.
- Avrupa devletlerinin Osmanlı iç sorunlarını kendi çıkarlarına göre yönlendirebildiğini gösterdi.
- Tanzimat’a giden dış baskı ortamının oluşmasına katkı sağladı.
Kütahya Antlaşması (1833)
Kavalalı kuvvetleri Osmanlı ordusunu yenince Osmanlı Devleti Rusya’dan yardım istemek zorunda kaldı. Bu çok önemli bir gelişmedir. Çünkü Osmanlı, kendi valisine karşı bile büyük bir devletten destek almak zorunda kalıyordu. Kütahya Antlaşması ile Mehmet Ali Paşa’ya geniş yetkiler verildi.
Hünkâr İskelesi Antlaşması (1833)
Rusya’nın yardımı karşılığında imzalanan bu antlaşma, Osmanlı dış politikasında ciddi tartışmalar doğurdu. Antlaşma, Rusya’ya Boğazlar konusunda avantaj sağlayabilecek bir ortam yarattı. İngiltere ve Fransa bu gelişmeden rahatsız oldu. Böylece Osmanlı Devleti’nin iç meselesi, Avrupa’daki güç dengesi sorunu hâline geldi.
Balta Limanı Ticaret Antlaşması (1838)
İngiltere ile imzalanan bu antlaşma ekonomik görünse de dış politika açısından da önemlidir. Osmanlı Devleti İngiltere’nin desteğini kazanmak isterken büyük ekonomik tavizler verdi. Böylece dış politikada destek arayışı, ekonomik bağımlılığı da artırdı.
Londra Sözleşmeleri ve Mısır Meselesinin Sonucu
1840 ve 1841’de yapılan düzenlemelerle Mehmet Ali Paşa Mısır’da babadan oğula geçmek üzere valilik elde etti; fakat Osmanlı’ya bağlı kalması kabul edildi. 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi ile de Boğazlar meselesi uluslararası statü kazandı. Bu çok önemlidir; çünkü Osmanlı Devleti kendi egemenlik alanındaki Boğazlar üzerinde artık tek başına karar veren güç olmaktan uzaklaşmıştı.
Boğazlar Sorunu ve Büyük Güçlerin Mücadelesi
XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin dış politikasında Boğazlar hayati öneme sahipti. İstanbul ve Çanakkale Boğazları yalnızca Osmanlı başkentinin güvenliği açısından değil, Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin Akdeniz’e çıkışı bakımından da stratejik öneme sahipti. Bu nedenle Rusya, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere büyük devletler Boğazlar meselesine özel önem verdiler.
Boğazlar konusunda temel gelişmeler şunlardır:
- Hünkâr İskelesi Antlaşması Rusya lehine bir durum doğurdu.
- 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazların statüsü uluslararası bir düzenlemeye bağlandı.
- Osmanlı Devleti bu tarihten sonra Boğazlar üzerinde tam bağımsız hareket edemedi.
- Boğazlar, Osmanlı dış politikasının değil Avrupa diplomasisinin ortak konusu hâline geldi.
Bu durum, Osmanlı egemenliğinin hangi ölçüde sınırlandığını göstermesi bakımından çok önemlidir.
Kırım Savaşı (1853-1856)
Kırım Savaşı, XIX. yüzyıl Osmanlı dış politikasının en önemli dönüm noktalarından biridir. Savaşın temelinde Rusya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki baskısını artırması, kutsal yerler meselesi bahanesiyle Osmanlı iç işlerine daha fazla müdahil olmak istemesi ve Boğazlar ile Balkanlar üzerindeki nüfuzunu genişletme hedefi yatıyordu.
Osmanlı Devleti bu savaşta İngiltere ve Fransa’nın desteğini aldı. Bunun nedeni, İngiltere ve Fransa’nın Rusya’nın Akdeniz’e ve Doğu’ya doğru yayılmasını kendi çıkarlarına aykırı görmesiydi.
Kırım Savaşı’nın Sonuçları
- Osmanlı Devleti tek başına olmasa da Rusya karşısında diplomatik başarı elde etmiş görünüyordu.
- Paris Antlaşması ile Osmanlı Devleti Avrupa devletler hukukundan yararlanacak bir devlet olarak kabul edildi.
- Karadeniz tarafsız hâle getirildi.
- Rusya’nın Karadeniz’de savaş gemisi bulundurması sınırlandırıldı.
- Ancak Osmanlı Devleti savaş giderleri nedeniyle ilk dış borcunu aldı.
İşte burada çok önemli bir tarihsel çelişki vardır: Osmanlı Devleti Kırım Savaşı’nda büyük devletlerle aynı safta yer alarak kısa vadeli diplomatik başarı kazandı; fakat bu savaş devletin mali bağımlılığını derinleştirdi. Sonraki yıllarda dış borçlar ve ekonomik baskılar Osmanlı’nın hareket alanını daha da daraltacaktır.
🟧 Uyarı: Kırım Savaşı, Osmanlı için askerî ve diplomatik bakımdan görece olumlu görünse de uzun vadede dış borçlanma ve Avrupa’ya mali bağımlılığı artırdığı için dağılma sürecini durdurmamıştır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi)
93 Harbi, Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki en ağır askerî ve siyasî yenilgilerinden biridir. Balkanlardaki karışıklıklar, Rusya’nın Slav toplulukları desteklemesi, Osmanlı’nın iç reformlarla düzeni tam sağlayamaması ve Avrupa kamuoyunda Osmanlı karşıtı atmosferin güçlenmesi bu savaşa giden süreci hızlandırdı.
Rusya bu savaşta yalnızca askerî hedefler taşımıyordu. Aynı zamanda:
- Balkanlar’da kendine bağlı devletçikler oluşturmak,
- Osmanlı’yı Avrupa’dan iyice çıkarmak,
- Boğazlara yaklaşmak,
- Panslavizm siyasetiyle Slav unsurlar üzerinde nüfuz kurmak istiyordu.
Ayastefanos Antlaşması
Savaş sonunda Osmanlı Devleti önce Ayastefanos Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşma Rusya lehine çok ağır hükümler içeriyordu. Özellikle büyük bir Bulgaristan kurulması, Rus nüfuzunun Balkanlar’da aşırı büyümesine yol açacaktı.
Berlin Antlaşması (1878)
İngiltere ve Avusturya-Macaristan, Rusya’nın aşırı güçlenmesini istemediği için mesele Berlin Kongresi’nde yeniden ele alındı. Sonuçta Berlin Antlaşması imzalandı.
Berlin Antlaşması’nın başlıca sonuçları:
- Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız oldu.
- Bulgaristan özerk bir prenslik hâline geldi.
- Bosna-Hersek’in yönetimi Avusturya’ya bırakıldı.
- Kars, Ardahan ve Batum Rusya’ya verildi.
- Osmanlı Devleti Balkanlar’daki siyasi hâkimiyetini büyük ölçüde kaybetti.
Bu antlaşma, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki çözülmesini hızlandırmıştır. Ayrıca Berlin Antlaşması ile “Ermeni meselesi” de uluslararası bir konu hâline geldi. Böylece Osmanlı Devleti’nin iç düzeni üzerindeki dış baskılar yeni bir boyut kazandı.
🟦 Not: Berlin Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin yalnızca toprak kaybettiği bir antlaşma değildir. Aynı zamanda Balkanlar ve Doğu Anadolu meselelerinin uluslararası müdahale alanına dönüşmesinde kritik eşiktir.
Kuzey Afrika’nın Kaybı
Osmanlı Devleti XIX. yüzyılda sadece Balkanlar’da değil, Kuzey Afrika’da da önemli kayıplar yaşadı. Bu kayıplar, Avrupa sömürgeciliğinin Osmanlı coğrafyasına doğrudan uzandığını gösterir.
Cezayir’in İşgali (1830)
Fransa, 1830’da Cezayir’i işgal etti. Bu gelişme yalnızca bir toprak kaybı değildir. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki nüfuzunun zayıfladığını ve Avrupa sömürgeciliğinin Osmanlı eyaletlerine doğrudan yöneldiğini gösterir.
Tunus’un İşgali (1881)
Fransa daha sonra Tunus’u himayesi altına aldı. Böylece Kuzey Afrika’da Fransız etkisi daha da genişledi.
Mısır’ın İşgali (1882)
İngiltere 1882’de Mısır’ı işgal etti. Mısır, Osmanlı Devleti için yalnızca bir eyalet değil; Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra küresel ticaret ve Hindistan yolu açısından stratejik öneme sahip bir bölgeydi. İngiltere’nin Mısır’ı işgali, Osmanlı’nın Doğu Akdeniz ve Arap coğrafyasındaki nüfuzunu ciddi biçimde sarstı.
Bu gelişmeler, Osmanlı Devleti’nin sömürgeci Avrupa karşısında deniz aşırı bölgelerini koruyamayacak duruma geldiğini göstermektedir.
II. Abdülhamid Döneminde Dış Politika
II. Abdülhamid dönemi dış politika bakımından son derece dikkatli ve dengeye dayalı bir dönemdir. 93 Harbi’nin ağır sonuçlarını gören II. Abdülhamid, mümkün olduğunca büyük savaşlardan kaçınmaya çalıştı. Bunun yerine:
- Büyük devletler arasındaki rekabetten yararlanmaya,
- Panislamizm siyasetiyle Müslüman topluluklar üzerinde moral ve siyasi bağ kurmaya,
- Almanya ile yakınlaşarak İngiltere ve Fransa’ya karşı denge oluşturmaya yöneldi.
Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin dış politikası daha savunmacı ve ihtiyatlı hâle geldi. Ancak bu siyaset de toprak kayıplarını tamamen durduramadı. Çünkü büyük devletlerin emperyalist yönelimi giderek sertleşiyordu.
Almanya ile Yakınlaşma ve Yeni Denge Arayışı
XIX. yüzyılın sonlarında Almanya’nın siyasî birliğini tamamlayarak Avrupa’nın güçlü devletlerinden biri hâline gelmesi, Osmanlı dış politikasında yeni bir seçenek yarattı. İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı üzerindeki baskıları artarken Almanya, Osmanlı topraklarında demiryolu, askerî danışmanlık ve ekonomik yatırımlar yoluyla etkili olmaya başladı.
Berlin-Bağdat Demiryolu projesi bu yakınlaşmanın en dikkat çekici örneklerinden biridir. Osmanlı Devleti Almanya’yı, kendisini doğrudan parçalamaya yönelmeyen bir destekçi olarak görmeye başlamıştı. Fakat bu durum, ileride Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girmesini kolaylaştıracaktır.
Trablusgarp Savaşı (1911-1912)
İtalya, siyasi birliğini geç tamamladığı için sömürge yarışında geride kaldığını düşünüyordu. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin zayıf gördüğü Kuzey Afrika topraklarına yöneldi. Trablusgarp, Osmanlı Devleti’ne bağlı olmakla birlikte merkeze çok uzak, savunulması zor ve donanma desteği olmadan korunması güç bir bölgeydi.
Osmanlı Devleti Trablusgarp’a düzenli büyük ordu gönderemedi. Bunun başlıca nedeni, denizlerde İngiliz ve İtalyan baskısının güçlü olmasıydı. Buna rağmen Enver Bey, Mustafa Kemal ve bazı gönüllü subaylar bölgeye giderek yerel direnişi örgütlediler.
Savaş sonunda imzalanan Uşi Antlaşması ile:
- Trablusgarp ve Bingazi fiilen kaybedildi.
- On İki Ada geçici olarak İtalya’ya bırakıldı; fakat daha sonra geri alınamadı.
Trablusgarp Savaşı, Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki son topraklarını da kaybettiğini gösterir. Ayrıca İtalya’nın saldırısı, Balkan devletlerine Osmanlı’nın ne kadar zayıfladığını göstermiş ve çok geçmeden Balkan Savaşları başlamıştır.
Balkan Savaşları (1912-1913)
Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti açısından son derece yıkıcıdır. Çünkü bu savaşlarda Osmanlı Devleti sadece toprak kaybetmemiş; aynı zamanda yüzyıllardır süren Rumeli hâkimiyetini büyük ölçüde yitirmiştir.
I. Balkan Savaşı
Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın oluşturduğu Balkan İttifakı Osmanlı Devleti’ne saldırdı. Osmanlı ordusu bu savaşta hem hazırlıksız hem de iç siyasî çekişmelerin etkisi altında olduğundan ağır yenilgiler aldı.
Sonuçları:
- Osmanlı Devleti Edirne dâhil olmak üzere Balkanlar’daki geniş topraklarını kaybetti.
- Arnavutluk bağımsız oldu.
- Makedonya Osmanlı’dan çıktı.
- Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki varlığı neredeyse İstanbul ve çevresine indi.
II. Balkan Savaşı
Birinci savaş sonunda kazanılan toprakların paylaşımı Balkan devletleri arasında anlaşmazlık yarattı. Bu fırsattan yararlanan Osmanlı Devleti, Edirne ve Kırklareli’ni geri aldı.
Balkan Savaşları’nın Osmanlı açısından sonuçları çok ağır oldu:
- Rumeli’deki Osmanlı hâkimiyeti çöktü.
- Yüz binlerce Türk ve Müslüman göç etmek zorunda kaldı.
- İstanbul’un güvenliği doğrudan tehdit altına girdi.
- Ordu ve yönetim yapısının zayıflıkları açık biçimde ortaya çıktı.
🟧 Uyarı: Balkan Savaşları’nın önemi yalnızca toprak kaybı değildir. Bu savaşlar, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki siyasî varlığını fiilen sona erdiren gelişmelerdir.
I. Dünya Savaşı’na Giden Süreçte Osmanlı Dış Politikası
1914’e gelindiğinde Osmanlı Devleti çok zor bir durumdaydı. Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nın yaraları henüz sarılamamıştı. Büyük devletler arasındaki bloklaşma sertleşmişti. Osmanlı Devleti bir yandan yalnız kalmaktan çekiniyor, bir yandan da kendisine güçlü bir destekçi arıyordu.
Bu ortamda Almanya ile yakınlaşma hızlandı. Osmanlı yönetimi, özellikle İttihat ve Terakki kadroları, savaşın büyük bir Avrupa çatışması olarak çıkacağını ve bu savaşta doğru tarafta yer almanın devleti kurtarabileceğini düşündüler. Ayrıca Almanya’nın askerî başarı ihtimali yüksek görülüyordu.
Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında savaşa girme nedenleri arasında şunlar vardır:
- Son kayıpları telafi etme umudu
- Rusya’ya karşı güçlü bir müttefik arayışı
- İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı’ya güven vermemesi
- Almanya’nın askerî ve teknik desteği
- İttihat ve Terakki yönetiminin stratejik tercihi
I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti
Osmanlı Devleti savaşa girdikten sonra çok geniş bir cephe hattında mücadele etti. Bu cephelerin her biri dış politika açısından farklı anlamlar taşır.
Kafkas Cephesi
Rusya’ya karşı açılan bu cephede Osmanlı Devleti hem askerî başarı elde etmek hem de Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk topluluklarıyla bağ kurmak istedi. Ancak Sarıkamış Harekâtı büyük kayıpla sonuçlandı.
Çanakkale Cephesi
İngiltere ve Fransa’nın amacı, boğazları geçerek İstanbul’u ele geçirmek, Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak ve Rusya’ya güvenli yardım yolu açmaktı. Osmanlı savunması bu cephede büyük başarı kazandı. Çanakkale Zaferi, Osmanlı Devleti’nin savaş sırasındaki en önemli askerî başarısıdır.
Irak, Suriye-Filistin ve Hicaz Cepheleri
İngiltere, petrol bölgeleri ve Hindistan yolu açısından kritik gördüğü Irak’a yöneldi. Arap coğrafyasında ise İngilizler hem askerî saldırılar hem de Arap isyanını destekleme yoluyla Osmanlı’yı zayıflattılar.
Kanal Cephesi
Osmanlı Devleti, İngiltere’nin Süveyş yolunu tehdit ederek stratejik denge kurmak istedi; ancak başarılı olamadı.
I. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti için yalnızca askerî cepheler savaşı değildir. Aynı zamanda imparatorluğun Arap vilayetleriyle bağının kopuşunu, büyük güçlerin paylaşım projelerini ve Osmanlı topraklarının savaş sırasında bile pazarlık konusu yapılmasını içerir.
Gizli Antlaşmalar ve Osmanlı Topraklarının Paylaşılması
Savaş devam ederken İtilaf Devletleri Osmanlı topraklarını paylaşmaya yönelik gizli antlaşmalar yaptılar. Bu antlaşmalar, Osmanlı Devleti’nin savaş sonucu ne olursa olsun paylaşım hedefi hâline geldiğini göstermesi bakımından çok önemlidir.
Bu paylaşım planları gösteriyor ki Osmanlı Devleti artık büyük devletlerin gözünde korunacak bir denge unsuru değil, paylaşılacak bir miras olarak görülüyordu.
Mondros Mütarekesi (1918)
I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Osmanlı cephelerde dayanamamaya başladı. Bulgaristan’ın savaştan çekilmesiyle İstanbul ve Anadolu daha açık tehdit altına girdi. Bunun üzerine 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı.
Mondros’un önemi şuradadır:
- Osmanlı Devleti fiilen savaş dışı kaldı.
- İtilaf Devletleri güvenlik bahanesiyle istedikleri stratejik noktayı işgal etme imkânı elde etti.
- Osmanlı ordusu büyük ölçüde dağıtıldı.
- Ulaşım ve haberleşme hatları denetim altına alındı.
- Devletin egemenliği büyük ölçüde sınırlanmış oldu.
Mondros, sadece bir ateşkes değildir. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin fiilî tasfiyesinin başlangıcıdır.
İşgaller Dönemi ve Sevr’e Giden Yol
Mondros’tan sonra İtilaf Devletleri Anadolu’nun ve Osmanlı coğrafyasının çeşitli bölgelerini işgal etmeye başladı. İzmir’in Yunanistan tarafından işgali, Güney Anadolu’da Fransız ve İtalyan faaliyetleri, İstanbul’un denetim altına alınması, Osmanlı Devleti’nin artık kendi başkentinde bile tam egemen olmadığını gösteriyordu.
1920’de imzalanan Sevr Antlaşması, Osmanlı Devleti’ni siyasi bakımdan neredeyse ortadan kaldıran hükümler taşıyordu. Her ne kadar bu antlaşma uygulanamamış olsa da Osmanlı Devleti’nin uluslararası sistemde ne ölçüde tasfiye edilmek istendiğini açık biçimde ortaya koyar.
Saltanatın Kaldırılması ve Osmanlı Dış Politikasının Sonu
Millî Mücadele’nin başarıya ulaşmasıyla birlikte Osmanlı Devleti ile Ankara Hükûmeti arasındaki ikili yapı sürdürülemez hâle geldi. 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı Devleti’nin hukukî ve siyasî varlığı sona erdi. Bu tarih, aynı zamanda Osmanlı dış politikasının da sonudur. Çünkü artık yeni Türk devletinin dış politikası şekillenmeye başlayacaktır.
Dağılma Sürecinde Osmanlı Dış Politikasının Genel Özellikleri
1800-1922 arasındaki Osmanlı dış politikasını birkaç temel özellik altında toplamak mümkündür:
- Dış politika savunma ve varlığı koruma eksenine kaymıştır.
- Büyük devletler arasındaki denge siyaseti temel araç olmuştur.
- Milliyetçilik kaynaklı isyanlar, dış müdahalelerle birleşmiştir.
- Savaşların çoğu yalnızca askerî değil, diplomatik ve uluslararası paylaşım boyutu taşıyan krizlere dönüşmüştür.
- Boğazlar, Balkanlar, Mısır ve Arap coğrafyası büyük güçlerin rekabet alanı hâline gelmiştir.
- Osmanlı Devleti birçok kez diplomatik olarak zaman kazanmış; fakat yapısal zayıflıklarını gideremediği için toprak kayıplarını durduramamıştır.
- XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik bağımlılık dış politikayı da sınırlamıştır.
- I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti uluslararası sistemde tasfiye edilmek istenmiştir.
Konunun Özünü Toparlayalım
Dağılma sürecinde Osmanlı dış politikası, güçlü bir imparatorluğun fetih siyaseti değil; zayıflayan bir devletin hayatta kalma mücadelesidir. XIX. yüzyılda büyük güçler Osmanlı coğrafyasını kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmeye çalışmış, milliyetçilik akımı Osmanlı’nın çok uluslu yapısını sarsmış ve hemen her askerî yenilgi yeni diplomatik tavizler doğurmuştur.
Sırp ve Yunan isyanlarıyla başlayan çözülme, Mısır Meselesi ile merkezî otoritenin sarsılması, Kırım Savaşı ile dış destek arayışının güçlenmesi, 93 Harbi ile Balkanlar’daki ağır kayıplar, Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile Osmanlı’nın son büyük çözülmesi ve I. Dünya Savaşı ile imparatorluğun tasfiye sürecine girmesi şeklinde ilerlemiştir. 1922’de saltanatın kaldırılması ise bu uzun dağılma döneminin resmî sonunu oluşturmuştur.
Kronoloji
- 1804 – Sırp İsyanı başladı.
- 1806-1812 – Osmanlı-Rus Savaşı yaşandı.
- 1812 – Bükreş Antlaşması imzalandı.
- 1815 – Viyana Kongresi toplandı.
- 1821 – Yunan İsyanı başladı.
- 1827 – Navarin Baskını gerçekleşti.
- 1828-1829 – Osmanlı-Rus Savaşı yaşandı.
- 1829 – Edirne Antlaşması imzalandı.
- 1830 – Yunanistan’ın bağımsızlığı tanındı.
- 1830 – Fransa Cezayir’i işgal etti.
- 1833 – Kütahya Antlaşması imzalandı.
- 1833 – Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı.
- 1838 – Balta Limanı Ticaret Antlaşması imzalandı.
- 1840 – Londra Konferansı ile Mısır Meselesi yeniden düzenlendi.
- 1841 – Londra Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.
- 1853-1856 – Kırım Savaşı yaşandı.
- 1856 – Paris Antlaşması imzalandı.
- 1877-1878 – 93 Harbi yaşandı.
- 1878 – Ayastefanos Antlaşması imzalandı.
- 1878 – Berlin Antlaşması imzalandı.
- 1881 – Fransa Tunus’u işgal etti.
- 1882 – İngiltere Mısır’ı işgal etti.
- 1911-1912 – Trablusgarp Savaşı yaşandı.
- 1912 – Uşi Antlaşması imzalandı.
- 1912-1913 – Balkan Savaşları yaşandı.
- 1913 – Osmanlı Devleti Edirne’yi geri aldı.
- 1914 – Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’na girdi.
- 1915 – Çanakkale Savaşları yaşandı.
- 1916 – Osmanlı topraklarını paylaşmaya yönelik gizli antlaşmalar yapıldı.
- 1918 – Mondros Mütarekesi imzalandı.
- 1920 – Sevr Antlaşması imzalandı.
- 1922 – Saltanat kaldırıldı.
Bu Konuyu Ne Kadar Öğrendin?
Konuyu okuduysan şimdi 5 soruluk mini testle kendini dene.
